Bir yardım çağrısı 🥀

Bütün kelimelerin birbirine karıştığını söyleyebilirim. Nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama içimde çok büyük bir ağlamak var… Büyük yıkıma adım adım yaklaştığımı hissediyorum. Yine yıkıntıların ortasında aylarca tek başıma oturduktan sonra iç sesimi susturup, hatta öldürüp, tekrar kalkmaya çalışacağım. Büyük bir gürültü eşliğinde yaşamaya çalışıp ardımda gizlediğim yıkımı göstermemek için dikkatleri dağıtacağım…

Yemin ediyorum benim artık taş taşıyacak, taş kaldıracak, taş atacak halim yok… Bir daha, bir daha yapamam bunu. Tükettim kendimi… Güçlü olduğuma bile inanmıyorum artık. Kendimi kandıramıyorum.

Tüm bu olanların nihayetinde diyecek bir sözüm de yok esasen… Ben onu gördüm ve hiçbir beklenti içinde olmadan sevdim. Sadece sevmek için sevdim… Buna hiç ihtiyacım olmadığı halde sevdim… Çekebilme ihtimalim olan acıları göze aldım da sevdim. Çünkü buna değmez miydi? Sonuna kadar değerdi…

Şimdi kapısı penceresi olmayan karanlık bir yerdeyim. Duvarlar soğuk. Ne sesim duyuluyor ne de dışarıyı duyabiliyorum. Neyi beklediğimi bile bilmeden öylece bekliyorum. Bu yara kanıyor, kanıyor, kanıyor… Ya bu karanlıktan kurtarılacağım ya da kan kaybından öleceğim. Kirpiklerimin diplerine kadar her yerim sızlıyor ve fazla vaktim kalmadığını biliyorum. Çünkü büyük fırtına yaklaşıyor ve benim buna mani olabildiğim görülmüş şey değil. Bu yara kanıyor, kanıyor, kanıyor…

6 Aralık 2018 23.20

Reklamlar

Şaşırdım Kaldım İşte Bilmem Ki Nemsin / Yavuz Bülent Bakiler

Sözde senden kaçıyorum

Dolu dizgin atlarla

Bazen sessiz sevdasın

İpekten kanatlarla

Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla

Karşıma çıkıyorsun

En serin imbatlarda

Adını yazıyorum

Bulduğun fırsatlarla

Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla

Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla

Sözde senden kaçıyorum

Dolu dizgin atlarla

Ne olur bir gün beni

Kapından olsun dinle

Öldür bendeki beni

Sonra dirilt kendinle

Çarpsam kara sevdayı

En azından yüzbinle

Nasıl bağlandığımı

Anlarsın kemendinle

Kaç defa çıkıp gittim

Buralardan yeminle

Ama her defasında

Geri döndüm seninle

Hangi düğüm çözülür

Nazla, sitemle, kinle

Ne olur bir gün beni

Kapından olsun dinle

Şaşırdım kaldım işte

Bilmem ki nemsin

Bazen kız kardeşimsin

Bazen öp öz annemsin

Sultanımsın susunca

Konuşunca kölemsin

Eksilmeyen çilemsin

Orada ufuk çizgim

Burda yanım yöremsin

Beni ruh gibi saran

Sonsuzluk dairemsin

Çaresizim çaremsin

Şaşırdım kaldım işte

Bilmem ki nemsin

Tahir ile Zühre Meselesi / Nazım Hikmet

Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da

Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,

Bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte

Yani yürekte.

Mesela bir barikatta dövüşerek

Mesela kuzey kutbunu keşfe giderken

Mesela denerken damarlarında bir serumu

Ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da

Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin

Ama o bunun farkında değildir

Ayrılmak istemezsin dünyadan

Ama o senden ayrılacak

Yani sen elmayı seviyorsun diye

Elmanın da seni sevmesi şart mı?

Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi

Yahut hiç sevmeseydi

Tahir ne kaybederdi Tahir’liğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da

Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Ruknettin’in Kalbi İçin Kehanetler / Kemal Sayar

I

rüknettin’in aynalarda ağladığı kadar var.

bir mevsimin kıyısından tutarsan rüknettin

kurak ovalara yağmurlar yağar,

ayak bileklerinden kavrarsan bir harfi,

kalbin şiir olup vadilerini sular.

senin de vadilerin vardır rüknettin!

kehanetler kurarsın, yağmalarsın kendini

kurtarıp o yangında ilk önce kalbini

niyedir, aynalarda azalır sesin.

II

doktorum

ben bu kalbimi sarınır örtünürüm

kış gecelerinde o nu yakar ısınırım

üşürsem helak olacağımdan korkarım.

doktorum

gayya kuyusuna inmek istemem

bana bir ip uzat, yağmurlar istemem

aynaları kırarım,suretimi istemem

mevsimler dönedursun, bu dünyayı istemem

yalnız Allah’ı anmak isterim

ben Allah’ı isterim.

III

ben hep aynalardan geçerim doktor

aynalar benden geçer.

Araf’tan bir sepet sarkıtırım aşağı,

doluşur içine narin böcekler

yaşamayı yeni öğrenmiş kelebekler

üşüşür ben kalbimi sarkıtınca aşağı

ben hep aynalardan geçerim doktor!

günahları için ağlayan kim varsa

kanatlarıyla okşar onu melekler.

IV

hep böyle midir

kalbin hep böyle yavaş mıdır rüknettin

aynalar sana bir savaş mıdır rüknettin

yarin dudaklarından trenler geçer de

kalbinin istasyonunda durmaz mı

sen hiç satrançta yenilmez misin

atına binip hep gider misin

bilmez misin, atından ayrı düşen bir vezir

zehir gibi çoğaltır kanında yalnızlığı

ve nihayet şahlar da aynalardan geçer

bir sen mi kalırsın bu rüyada rüknettin

herhalde hep böyledir

bu dünya sevenlere bir tuzaktır rüknettin.

V

Rüknettin’in Kalbi’nin Birinci Muhasarası

buraya kalbinizi kuşatmaya geldiydik

konuşmayı unuttuyduk hâl diliyle söylediydik

dua okuduyduk, yağmur dilediydik

kalbinizi kuşatmaya geldiydik.

hoşgeldiniz. buyrun, işte kalbim.

adımı unuttuğum zamanlarda rüknettinim

gövdesi ihlâl edilmiş bir yetimim.

şu kapıdan buyurun, az ilerisi kalbim.

VI

benim kalbim bir ıslahevidir doktor.

yetim bir çocuk durmadan azarlanır içinde

benim kalbim gövdesi ıslahevlerine

çakılı bir kuştur

uçmayı bilmeden ölür kenar otellerde

kalbim ıslah olmaz bir kuştur doktor

tıkanır, ölür metropollerde

ardından Attar okunur.

VII

bir çiçeği uyandırmak için mi

söner bu ateşgâhlar

kaldırmak için mi yeraltını

o derin uykusundan

kurur bu göl

ne var ve ne oluyor

neden türkü söylüyor fesleğenler

uzakta biri mi göründü

biri İncil okurken düşüp bayıldı mı

bir rüya mı gördü yalnız keşişler

ne oldu?

VIII

adım rüknettin, tanışıyor olmalıyız

bir çay ocağında ya da bir merdiven başında

sunmuş olmalıyım kalbimi size

bakın! demiş olmalıyım henüz avladım onu

iğvanın zehrini boşalttığı kuyularda.

yalnız günah parlar zifiri karanlıkta

ve kuyudan kuyuya bir yol yoktur

bir avcı tüfeğini doğrulttuğunda

ay gibi ışıdığında bir aşk

bir mevsim yönünü şaşırdığında.

hayret etmiş olmalısınız, kalbim

hezarfen misali havalanınca.

IX

korkarım sevgili doktor,bu mektuba kendimi

üzerek başlayacağım

çabuk büyüyen bir çocuk gibi ceplerimin

nerede olduğunu unutacağım önce

ve mazi gizlenecek bir yer bulamayacak kendine.

sonra bir menekşeyi teheccüde kaldırmayı unutacağım

unutacağım hangi şehirde durursam yâr beni karşılar

nerede ölürsem bahtıma idamlar çıkar.

gülümseyen bir arap olacak yüzümün size bakan tarafı

terkedip gitmelerin ağırlaştığı bir güz olacak öte yarısı.

alnımın dokunduğu yerden savaşlar artacak

ve bahar giysilerine bürünmüş gelirken kıyamet

gönüllü mağlupları olacak hayatın doktor

‘yarından korkan adam’ rüknettin böyle söyler.

X

siz doktor yazabilir misiniz bir gülü yeniden

alıştırabilir misiniz baharı çürüyen toprağa

kabaran yağmuru yeraltına

ve bir aşkı ayrılığa

yakıştırabilir misiniz doktor

kanatlarında hüzün ve manolya taşıyan

kuşlarla konuşabilir

ve trampetimi geri verebilir misiniz bana?

XI

ah kalbin moğolları! size verecek ne kaldı

bir kitap olup yandı da o

külünden zehir kaldı

bir hayal olup uçtu da

gökte melekler bağırdı:

‘eve dön! eve dön!’

döndüm ki şehrin ağrıları üstüme kaldı

bulvara uzanmış diskotek kızları

süpermarketler, bankalar

/toplu insan mezarları/

üstüme kaldı.

size ne denir ey kalbin istilâcıları

barbar denir, ‘bir hayal yıkan’ denir

alın onu da götürün, bir kalbim kaldı.

XII

bir ilkokul atlasında gemilerim yandıydı

cenevizden geliyordum,elimde mektuplarım vardı.

elimde ölü bir kızın sağır saçları vardı

bir mevsimin ortasında kalakaldıydım

bakkaldan manavdan değil,

cenevizden geliyordum doktor

o kızın saçlarından geliyordum

yitirilmiş bir mahkemeden

galiba kalbimden geliyordum.

XIII

o ayaklarını değdirdiğin deniz rüknettin,

yani yarın

o ıssız ve derin ülkesi yavrukurtların

içli kızlarım kederine ilişkin o hakikat

gün gelir, seni açıklarında boğar

ve haykırır ardından

terkedip geldikleri sulara

hiç ağ vurmamış balıklar;

eve dön! eve dön!

dönersin aklında hüthüt kuşları kalır

ardında sevmeyen ve sevilmeyen bir adam kalır

ve rüknettin, senin kalbinden, her akşam

utangaç çocuklar yeryüzüne dağılır.

XIV

güvercinler nasıl taşırsa ömrünü

öyle taşırsın sır misali kalbini

tabipler o yardan el çekerse

aynalar sırrına agâh olur rüknettin

ne bir halvet olur sana bu dünya

ne tutuşan gövdene bir gölge

suskun balıkların dilini çözen rüya

gün gelir sana mihrâb olur rüknettin.

XV

bir güle boyun eğdiren nedir

o aşk değilse

nedir kalbe çıkartılan

tutuklama emri

aşk değilse

ah, o sığınaklardan

yitikleri toplayan

ve düşlere vuran gemi

nedir aşk değilse

size kendimden bahsediyorum doktor

‘biraz yağmur kimseyi incitmez’.

XVI

iyi ruhların arasında dolaşan

bir gölgeden sözediyorum

acıdan çatlamış kalbi

soğuğa dayanıklı kılan

bir bilgiden

terkedilmiş şizofrenleri

kendine çeken vadiden

keşişlerin hüznünden

ve bir aşk yüzünden

ayları karıştıran kişinin

tababeti ruhiyyesinden

size kendimden bahsediyorum doktor

ben kar yağarken ıslanmam.

XVII

benim öbür adım rüzgâr

uğradığım orman

değdiğim kalp uğuldar.

de ki gayb seferinde kaybolmuşum

yola haritasız çıkanların

yıldızları ve münhâl yüzleri okuyan

şarkısını unutmuşum

sönmüş taşıdığım ateşle beraber

yaz günleri, uğruna okul kundakladığım âyinler.

de ki bulunur elbet

iyi bir hâl üzre kaybolan kişi.

meğer anka değil bîgâneymişim

kalbim kendine varmadıkça

bitmezmiş yolum, dîvâneymişim

uyardı melekler rüknettinmişim

uyandım bir namaz yürür önümde.

benim de buharım tüterdi doktor

bir zaman, aşktan bahsedilince.

XVIII

eve annesiz dönen çocukların

diline musallat olan

ve hazin bir ırmağın

geçerken ışıttığı kentlerin

diline musallat olan

akşamları baharın

ıslattığı mezarın

diline musallat olan

bu dünyayı severken

kalbine ağrılar saplanan kişiye

düşlerin kimyasından

şifalı otlar çıkaran

ben bir ilâhi söylüyorum doktor

ay vakti, dantel kızların

diline musallat olan

XIX

şimdi gitsek

bir yerde güneş kalır mı

biz yokken gülleri sulayacak

bir yağmur içeri girer mi

bak yanaşıyor rüknettin

hayalin bize vadettiği gemi

ömrümüzden bir yaz demir alıyor

içine toplayarak

vadiler arasında sıkışmış

son mümini

tütünle dişlerine

âhir zamanı çizen

son şizofreni

ve köyünden dönerken

zikri kendine yoldaş edinen

son havâriyi

su yükseliyor

iyi ki gemideyiz rüknettin

iyi ki senin öbür adın rüzgâr

iyi ki mevsimden mevsime bir yol

yani inanan bir kalbin var.

XX

gözlerini kapat, rüknettin

hissedeceksin bak

geyiklerin ağlayarak dolaştığı

bir vadiden sana kuşlar uçacak

ve serin denizlerin; kara yelkenlerin

tebdil-i kıyafet gezdikleri ormandan

sana tiner çeken

çocuklar uçacak

ve bir sabah namazından

atayurtlarına dönerken

yolda uyuyakalan meleklerim

duasından sana sevda

tüten şiirler uçacak.

doktorum, uçan insandır aslında

kalp denen ırmak

arayıp denizini bulunca

yağmurla karşılaşmamış bir şehre

âniden kar yağınca

dönüp dolaşıp da ruh

rahmet vadisine varınca

uçan insandır aslında.

o halde hamdolsun

hamdolsun cenneti ve cehennemi

bize bir karşılık kılana

rüknettin ve doktoru konuşturana

kalpleri buluşturana

güneşi ve ayı

aşkı ve acıyı

hamdolsun kavuşturana.

Eski bir şarkı (21 Ocak’ta yazıldı 4 Temmuz’da düzenlenip yayımlandı)

Yine nasıl başlayacağımı bilemedim… 🙂

Sanırım ilk olarak selam vermeliyim. Selamünaleyküm!

Ve evet çok uzun zaman oldu. Fakat hesap vermek zorunda olmadığımı düşünüyorum! Takdir edersiniz ki başımdan bir sürü şey geçti… Ve ben yine bir tanesini anlatmak üzere buradayım. 🙃 Uzun zaman sonra WordPress’e giriş yaptım ve eski yazılarımı okudum. Burayı gerçekten özlemişim. Güzel bir ritim yakalamıştım en son burada ama ne yazık ki okul zamanı çok yoğun oluyorum. Günlüğümün dahi aylardır kapağını açmadım. Balıkesir Üniversitesi bünyesinde üçüncü sınıfın ilk dönemini kapatmış bulunuyorum. Çok şükür yine güzel bir dönem oldu. Aynı zamanda da yoğun… Buraları hızla sarıp sizleri finallerin sonuna getirmek istiyorum. Bildiğiniz üzere Balıkesir’de birinci sınıftan beri İHH’da gönüllüyüm. Ve yine bildiginiz gibi geçen sene İHH’nın yurt çapında bir konvoyu olmuştu. Reyhanlı’ya gidilecek ve orada bir basın açıklaması verilecekti. Bizler de hemen atılmıştık ki ailelerimiz:”Hop! Durun bakalım bir orada.” demişlerdi. Haliyle gidememiş ve üzülmüştük. Bu sene de yine Reyhanlı’ya yolculuk düzenlendi. 5 kişilik bir kontenjan vardı. Büyük bir organizasyon değildi ama bizler için çok önemliydi. Yeni açılan yaşam merkezini görecektik. Ve olayları gidip ilk ağızdan öğrenebilme şansını elde edecektik. Çünkü Reyhanlı’daki Suriye Koordine Merkezi’ne gidiyorduk. Yine haberi alınca telefonlara sarılıp güç bela izinleri kopardık. Hemen adımızı yazdırdık. Sınavlarımız gittikten bir gün sonra yola çıkacağımız haberini aldık! Ki ben dahil olmak üzere herkes şaşkın… Çünkü oldukça uzun bir yol ve ben uzun yolları hiç sevmem. Aman yahu dedik Allah yardım eder. Ve cuma günü geldi çattı. Akşam üzeri buluşma yerine gittik. İstikamet Reyhanlı! Hatay’ın 15 saatten fazla sürdüğünü duymuştuk. Olsun dedik seyahat eden sıhhat bulur. Cuma günü 18.30’da buluşma yerine gelip otobüsümüze yerleştik. 17 kişilik bir gruptuk. İHH’nın Suriye Koordine merkezine bir yolculuk yapmak üzere yola çıktık. 3 kişi Balıkesir İHH’dan, geriye kalan arkadaşlar da başka 2 STK’ların karışımdan oluşuyordu. Bir çırpıda kaynaştık güzel bir iş yapacaktık. Biz yolculuğa çıkmadan saatler önce öğle namazı sonrası yardım tırlarını uğurlamıştık. Biz de onların peşinden gidiyorduk. Az gittik uz gittik derken cumartesi sabahı 11 civarı vardık çok şükür. Yol uzundu ama biz kuş gibi gittik. Çok rahattık elhamdulillah. Orada hemen bir öğle yemeği sonrası sunum yapıldı. Koordine merkezinin idarecisi Şahin Abi geldi. Fırından, Yaşam Merkezinden, sınır kamplarından ve tabi ki yardımların yetersiz oluşundan bahsetti… Namazlarımızı kılıp eşyalarımızı konteynerlara yerleştirdik ve başladık Reyhanlı sokaklarını arşınlamaya… İlk durağımız en başta yetimhane olarak planlanan sonradan yatılı okula çevrilen Yaşam Merkezi idi. Tabii hafta sonu olduğu içindir çocuklar yoktu, hocalar da yoktu. Fakat Yaşam Merkezi ne müthişti ama… Kız bloklarını göz, erkek bloklarını kulak şeklinde tasarlamışlardı. (Yukarıdan bakılınca anlaşılıyordu) Yetimlerinize göz kulak oluyoruz anlamında… 🙂 Gerçekten gördük ve şahidiz ellerinden gelenin en iyisi yapmışlardı. Biz, merkezin bir eksiğini görmedik. Camisinden konferans salonuna kadar her türlü hizmet vardı. Evler küçük villalar şeklinde tasarlanmıştı. Her evin içinde bir de bakıcı anne bulunuyormuş. Merdivenlerden düşmemeleri için gerilmiş ağlara kadar düşünülmüş güzel bir iş olmuştu. Aşağı bir fotoğraf bırakıyorum.

Buradan sonraki durağımız bir terzihaneydi. Orada dikim yapan kadınlar şehit eşleriymiş. Bu sayede kendi ayakları üzerinde durup para kazanıyorlarmış üstelik dikilen kıyafetleri de ihtiyaç sahipleri fişleriyle gelip alabiliyorlarmış… Orada bize mırra ikram ettiler. 🙂 Herkes çok güleçti. Çocuklar Türkçe bildikleri için genelde onlarla konuşuyorduk. Tabi Esma Hoca’mız da Arapça biliyordu elinden geldiğince tercüme ediyordu…

Daha sonra uğradığımız yer bir sığınma evine benziyordu. Bir sürü ay yüzlü çocuk vardı. Çok sevimlilerdi. O çocuklar da okula gittikleri için biraz Türkçe biliyorlardı. Bize ufak bir gösteri yaptılar. 🙂 Bir sürü ilahi söylediler, hatta “Ay Doğdu”nun Türkçesini de jest yaparak terennüm ettiler… Hepsini teker teker öptükten sonra oradan da ayrıldık.

En son durağımız yaralı evleriydi… Buraya İHH direkt olarak yardım etmiyormuş fakat elleri de üzerindeymiş. Buraya gelene kadar gördüklerimden neredeyse hoşnuttum… Açık konuşmak gerekirse buraya gelene kadar televizyonda gördüğümüz o çadır kentleri göreceğimizi sanıyordum. Tabi ki öyle olmadı. Fakat yaralı evinde öyle şeyler gördüm ki çadır kentlerine gitmiş kadar oldum… 4-5 katlı bir bina düşünün. Her katta 3 daire var ve her dairede 5 tane irili ufaklı oda var. Yani bir odada 1 yaralı var ve yanında da yakını… 1 göz oda o ailenin evi yani. Üst katta kadınlar kalıyor alt katta da erkekler… Salon gibi bir odayı da çocuk odası yapmışlardı. Ben zaten direkt oraya girdim. Çocuklar Türkçe biliyorlar diyordum. Bir sürü çocuk vardı ama yanılmıştım bu çocuklar okula gitmiyormuş sanırım çünkü dilimizi bilmiyorlardı. Yine de köşede oyun hamuruyla oynayan 3 çocuğun yanına kırk yıllık ahbapmışçasına oturdum. Hiçbir şey olmamış gibi:”Hadi bununla pizza yapalım!” dedim. Çocuk işte! Hiç garipsemediler hemen adapte oldular gülüp oynadık. Bana Arapça bir şeyler söylediler ama hiç anlamıyordum. Fakat bir görseniz nasıl güzel bakıyorlardı… İlahiyatçı bir arkadaşım yanıma geldi. Bu küçük kız ne diyor dedim. “Seni sevdim.” demiş meğerse… Nasıl güzel gözleri var maşallah ya çıldırıyorum hatırladıkça! O an istediğim tek şey azıcık Arapça bilmekti… Biz güzel güzel oynarken içeri bizim kızlar gelip:”Hadi gelin çıkıyoruz.” dediler. İnsanların odalarını gezip geçmiş olsun demeliymişiz. Aslında bu işlem başlarda sorunsuz işliyordu. Bize rehberlik eden kadın Arapça anlatıyordu, hocamız da çeviriyordu. ilk darbeyi şu şekilde aldık ki, genç bir kadın yataktaydı. Başını önüne eğmişti. Anlattıklarına göre söz konusu genç kadın birkaç aylık evliymiş ve Suriye’de atılan bir bomba sonucu gözlerini kaybetmiş… Bomba denince elleriyle başını tuttu ve hafifçe inledi… Eşi de alt katta yatıyormuş. Kadına annesi bakıyordu. Biz gözyaşlarımıza engel olamadık tabii… Ve tam da sonraki odada rastladık Fatma’ya…

Pırıl pırıl bir genç kız daha on beşindeydi Fatma. Binlerce kere maşallah güzelliğini tarif edemiyorum. O güzelim gözleriyle ve kocaman gülümsemesiyle karşımızda duruyordu. Daha doğrusu yatağında doğrulmuş bir vaziyette oturuyordu. Nesi var anlamadık tabi başta… Ve rehberimiz bu küçüğün geçen Ramazan ayında bir bombanın isabet etmesi sonucunda belden aşağısının tutmadığını söyleyince önce bir inanamadım. Kulağımda bir uğultu, karşımda bunlara meydan okuyan bir gülümseme… TV’de duyduğun gibi bir şey değil bu.. Fatma karşımda öyle güzel öyle masum ki! Kimsenin o kızı o küçücük odaya hapsetmeye hakkı yok. O kız şu an yabancı bir ülkede bir göz odada bulunan yatağına mahkum… Dışarıda güneş parlıyor, etraf capcanlı. Her bir zerreden hayat fışkırıyor. Fakat Fatma o yatağa mahkum ve biz onu orada yüzündeki o muhteşem gülümsemeyle arkamıza bakmadan bırakıp gideceğiz. Kimse bunları hak etmiyor ya! İnsanlık suçu bu… Hangi vicdan buna sessiz kalabilir, aklım almıyor. Ne yaşadınız da bu hale geldiniz siz? Katilsiniz, canisiniz ve cehennemde sonsuza kadar yanmanızı istiyorum. Dizlerim tutmadı benim o kızın karşısında ya! Peki ya yan odadaki çocuk? Daha Fatma’nın travmasını atlatamadan, gözümdeki yaşlar kurumadan, takriben Emir yaşlarında bir erkek çocuğunun karşısında bulduk kendimizi… Kapıdan içeri girdim ve girmemle çıkmam bir oldu. Çünkü benim o çocuğa ya da annesine söyleyebileceğim tek kelimem yoktu. Çocuğu 5 saniye gördüm ve kendimi dışarı atıp zapt edebilmeye çalıştım… Böyle zamanlarda insanın kendine hakim olabilmesi çok güç… Çocuğun elinde bir oyuncak kamyon bizi görünce önce bir gülümsedi sonra annesinin eteğine sarıldı. Çocuğun yüzü erimişti. O ÇOCUĞUN, O KÜÇÜCÜK ÇOCUĞUN YÜZÜ ERİMİŞTİ… Masumdu, mahzundu… Sonrasını bilmiyorum. Nefes alamadım. Koridorda ağlıyordum. Birkaç kız daha kendini tutamayıp çıkmıştı sanırım. Heyhat! Olaya bak… Ben ağlamamı durdurup dışarı çıkmak için bekliyordum ama Fatma hâlâ o yatakta yürüyemiyordu. Camdan bakıp o güzel gözleriyle hayata gülümseyemiyordu. O Suriyeli küçük çocuk diğer çocukların oyun oynadığı odaya gidemiyordu. Annesiyle o küçük odada kalmaya mahkumdu. Sadece şunu biliyorum ki çok utanıyordum. Hiçbir şey yapamıyordum. Ben yine güzel güzel evine gidecektim, okula gidecektim.

O gece İHH’nın koordine merkezindeki 3 kişilik konteyner evlere dağıldık. Klimamız elektrikli sobamız vardı ama yine de zordu. Resmen sokaktasın! Rüzgar gelip kapına çarpıyor. Sabah erkenden yola çıktık. Hayatımda hiçbir uzun yolu böyle kuş gibi geçirmemiştim… Sular gibi gittik sular gibi geldik elhamdulillah. Ve bu ziyaretin ekmeğini çok sonraları da yemeğe devam ettim. Bir kere diyanete bağlı bir kuran kursunun sorumlusu bir hoca hanımla tanışmıştık. Üniversiteli öğrenciler için haftanın bir günü ders veriyor ve sonrasında sohbet ediyorlarmış bizi de davet ettiler. Elhamdulillah bir dönem boyunca yolumuza ışık tuttular. Diğer STK ise İlim Yayma cemiyetiydi. Nasıl tatlı insanlar olduklarını burada yazmama gerek yok. İnsanlar yolculukta tanıyorlar birbirlerini zaten… Bizler de tanıdık birbirimizden razı olduk. Gelecek dönem bir sorun çıkmazsa o güzel insanların yurdunda devam edeceğim Balıkesir hayatıma… Allah utandırmasın ne diyeyim… Böyleyken böyle işte. Seyahat ettik sıhhat bulduk, tebdil-i mekanda ferahlık vardı.

Selamünaleyküm 👋🏼👋🏼

I am back!

Selamlar…

Gerçekten de döndüm mü, buzluğa koyduğum kalbimi çıkarmaya yeltendim mi, bunu gerçekten istiyor muyum bilmiyorum. Her zaman olduğu gibi bir ağlasam rahatlayacağım fakat her şeyi derinlere o kadar bastırdım ki bunu bile başaramıyorum.

Yazmak bana yasaktı. Şiirler bana yasaktı. Kendimi öyle çok kırmıştım ki parçalarımı toplamam zaman aldı. İç sesim yok olmuştu. Belki de bir yerlerde sinmiş sakinleşmemi bekliyordu. Hoş ben hâlâ da kendimi affedebilmiş değildim. Yalnızca görmezden geliyordum. Yapabileceğim en iyi şey kaçmaktı ve ben de onu yaptım. Kaçtım. En başta da kendimden…

Neyse! Bunları bir kenara bırakıyorum. Dönmeye çalışıyorum yalnızca… Bu yazıyı şimdilik buraya bırakıyorum. Belki de devamı gelmeyecek ama en azından deneyeceğime söz veriyorum. Merhaba dostlarım, merhaba! 🌞

İbrahim / Asaf Halet Çelebi

ibrahim

içimdeki putları devir

elindeki baltayla

kırılan putların yerine

yenilerini koyan kim

•••

güneş buzdan evimi yıktı

koca buzlar düştü

putların boyunları kırıldı

ibrahim

güneşi evime sokan kim

•••

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri

buhtunnasır put yaptı

ben ki zamansız bahçeleri kucakladım

güzeller bende kaldı

ibrahim

gönlümü put sanıp kıran kim