Klasikler, müzikler, rezillikler ve ben 🦋

Selamlar!

Şu an saat 02.54 civarında ve aklıma yine bir yerlerden bir şeyler esti… Şöyle ki müzik dinliyordum ( https://youtu.be/n3L8t1J_LbQ ) Bu sıralar Fransızca şarkılara takılı durumdayım. Ve sonra zihnim derinlere daldı. Lise son sınıftayım, staj günlerimden birindeyiz. Diğer stajyer arkadaşlarım ve odadaki üstümüz B. Bey ile sıkıldık. B. Bey arada bize güzel şarkılar dinletirdi. Özellikle Yeşilçam’ın o eşsiz parçalarını dinlettirdiği zamanlar için minnettarım. Ancak o gün pek iyi gününde değildi sanırım ki vasatın kat kat altında pop şarkılar açıyordu. Şimdi olsa susarım, en azından o şarkılara içimden söylenirim. Ama o zaman duramamışım tabi, bunlar nasıl şarkı diyerek acı çektiğimi belli etmişim. Artık ne kadar söylendim hatırlamıyorum. “Sen ne dinliyorsun, söyle açalım.” dedi B. Bey. Afalladım tabi bir an ve aklıma o an müzik listemin baş taçlarından biri olan Carmen geldi… Açıkcası kendime şu an göz deviriyorum. Opera mı, Esra? Cidden mi? Hayır sorun Carmen değil, Carmen’i hâlâ çok severim… Ama klasik müziğe alışık olmayan insanlara bir anda Carmen dinletirsen rezil rüsva olursun, hiç düşünmüyor musun? O gün fark ettim, gerçekten de bir insanın müzik listesi günlüğü gibi… Carmen çalarken stajyer arkadaşlarımdan biri sanki komik bir şeyler oluyormuş gibi uzun süre engellemeye çalıştığı kahkahasını salıverince yüzümde utançtan yerleşen kırmızılıkla kalakaldım. Hayır Teoman açtır, Cem Karaca açtır, Barış Manço açtır, Coldplay açtır ya! Neden klasik müzik açtırıyorsun… Resmen hayatındaki tramvalara bir tramva daha ekliyorsun. Hatırladıkça içimde ellerimle yüzümü kapama isteği peyda oluyor. Bakınız olayı abartmıyorum. Cidden tuhafmışım gibi hissettim orada… O kadar değişik baktılar ki. Acaba ben ne yapıyorum diye kendimi sorguladım uzun süre. Sonra da amaaan dedim açtım Beethoven’ın Silence’ini dinledim. ( https://youtu.be/YFD2PPAqNbw ) Bir keresinde de Puccini’nin Crisantemi’sini dinliyordum gözlerim kapalı, kendi kendime beni dedim bunun notalarında arasınlar. Ah dedim şu quartet yok mu! ( https://youtu.be/N2TIFSvYFjs ) Ki Eylül romanını okuduktan sonra onu en sevdiğim kitap ilan etme sebeplerimden biri de içerisinde bulunan onlarca usta isim ve kaliteli müzik zevkiydi… Öyle işte, bu da böyle elime yüzüme bulaşmış bir anım. Ne gelir elden? Omuz silkip boş veriyorum… 

Hoşça kalın.  

👠👠

Bir insan ne kadar sinirlendirilebilirse o kadar sinirlendirildim. Kelimeleri başka şekilde kusmak istiyorum ama kendime hakim olacağım. Neyse. Sakinim. Sakinim!

Dün dışarı çıkmadan önce ayakkabılığımızda bir çift ayakkabı buldum. Lisedeki spor ayakkabılarım… Bir sevinç aldım geçirdim ayağıma. Utanmasam -kirli olmasa- tutup göğsüme bastırıp sıkı sıkı sarılacağım. Aldı beni geçmiş rüzgarları götürdü hayatımın en güzel senelerine… Vitrinde sürekli gördüğü kırmızı pabuçlara kavuşmuş küçük kızlar misali şen şakrak adımlarla tuttum şehrimin bilindik sokaklarının yolunu. Çok yıpranmışlardı, şu kısa zamanda çok yıpranmıştım… Yürürken bu olayı neden bu denli dramatikleştirdiğimi düşündüm fakat neylersin benim olayım bu. Eski dedin mi yapışıveriyorum. Başkalarının anılarının hapsedildiği eski eşyaları seviyorum evet… Fakat benim anılarımın hapsolduğu eşyalar ekstra paha biçilemez hale geliyor. 

Geçen gün evimize küçük bir hanımefendi misafir olmuştu. Kendisi biraz meraklıydı. Özellikle makyaja, süse püse vesaire… Küçük bir ev turu attık. Kız kardeşlerim dolaplarının karıştırılmasından pek haz etmeseler de ben küçük hanıma eşlik ederek bu gezintiyi kontrollü bir sekilde sonlandırmış oldum. Tek tek kutuları açıp içindekilere göz atarken sıra çok sevdiğim bir kutuya gelmişti. Ahşap kahverengi bir kutuydu bu eskiden… Kız kardeşim onu alıp benim için beyaza boyamış, kenarlarına sol anahtarı, notalar vs çizmiş tam kapak kısmına da kocaman Teoman yazıp sonsuzluk işareti şeklindeki bir demir parçası yapıştırmıştı. Çok severdim bu kutuyu. İlkokulda bir arkadaşım hediye etmişti ve kardeşim de onu o zamanlar çok fazla dinlediğim sanatçıya uyarlamıştı. Bu kutunun içinde anılar vardı. Gittiğim müzelerin giriş kartları, sinema biletleri, küçük not kağıtları, bir ara herkesten topladığım vesikalık fotoğraflar, mektuplar, kartvizitler vesaire vesaire. O küçük hanımefendi bu kutuya da bakmak isteyince ben:”Kağıtlar var bunda.” dedim “Anladım, çer çöp falan var.” dediğinde nasıl bozuldum anlatamam! Anılarım var o kutuda. Yağmur’un bir kağıda sardığı ve şaka olsun diye al bunu sakla dediği tek tel saçı var. İlkokuldaki en yakın arkadaşım Zeynep’in cânım mektupları var. Halamın Mekke’den getirdiği otelin, lisedeki Kapadokya gezisinde kaldığımız otelin kartları var nasıl çöp denilir…

İşte ben o ayakkabılarla güzel güzel yürürken arkadaşım birkaç hafta önce fahiş bir fiyata aldığımız ayakkabılarıyla geldi ve ayakkabılarıma bakarak: “Cidden mi, Esra?” dedi. Ne diyebilirim ki? Bazen fazla romantikleşebiliyorum…

Bir nebze dahi sakinleşebildiğim için mutluyum. İyi günler dilerim. 🦋

💥🔥🔪🔫

ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM.  ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM. ÇILDIRACAĞIM.

Tıkırında bir yazı

Tuhaf bir yazı başlığı, haklısınız. Bu yazımda sizlere oda arkadaşım C. Tıkıroğlu’ndan bahsedeceğim. Soyadı çok tatlı değil mi? Tıkıroğlu 😂 Bu sene ilk dönemin sonunda oda değişikliği yapmam gerekti. Biraz zor zamanlar geçiriyordum… Bilirsiniz her şey üst üste gelir vesaire. Dönem ortasında başka bir odaya geçtiğinizde bazı tepkilere de hazır olmanız gerekiyor. İnsanlar dönem başında o odaysanız gayet normal karşılıyorlar ama bir süre sonra başka biri gelsin istemiyor. Anlıyorum. Ancak keşke benim açımdan da bakabilseydi. Bana bir miktar zindan hayatı yaşattı da kendisi… Tek suçum oda değişikliği yapmaktı oysa. 🙄 Odada gerginlik, sert tavırlar, direkt muhabbet kurmama ve birçok şey. Tam da sınav haftasıydı birde o zamanlar, etüt odasına yapıştım ben de. Odaya gitmeyeyim de 7/24 ders çalışayım durumundaydım. Beni bir görseniz nasıl kafaya taktım ama… Hiç kimsenin tavırları, ne düşündüğünü normalde gram umurumda olmaz. Unutuveririm hemencecik. Fakat bu sefer dönüp dönüp:”Bir insan hiç tanımadığı birine niye kötü davranır ki ya.” diye diye kendimi yiyordum. Açıkcası Allah’a sığındım. Öyle içtendi ki dualarım… Hayatımda hiç bu kadar kendimi bir şeylere sabretmeye zorlamadım. Odada az bulunmaya dikkat ediyordum. İyi ilişkiler kurmaya çalıştım bir süre. O haldeydim ki odada ki kızlardan biri saati sorduğunda ben söylemiştim. O da ardından ben hapşırınca bana çok yaşa dedi diye sevincimden kalkıp halay çekmediğim kalmıştı. Hepsiyle sorunsuz ilişkim vardı fakat Tıkıroğlu hariç… Uzak duruyor ve despot tavırlar sergiliyordu. Ben tabi içimden ölüyordum, gidip uzun uzun mescitte oturuyordum. Acaba yorganımı alıp burada mı uyusam falan diye düşünüyordum. Uykularım bile rahatsızdı. Neyse gel zaman git zaman yavaş yavaş konuşmaya başladık. Ama beni bir görseniz! Günaydın dese, oh diyordum bir artı ekle hanene. Bana bir şey sorsa, bir artı daha. İçinde benim de bulunduğum bir konuşmaya katılsa, bir tane daha…

Odada bulunduğum kısa vakitlerde bir şeyler okuyor olduğumu görüyordu. Edebiyat da okuyunca bir gün bazı kitaplar üzerine sohbet ettik. Sonra ona isterse benim kitaplığımdan kitaplar verebileceğimi söyledim. Zaman geçiyor, artılar çoğalıyordu. Tıkıroğlu gerçekten saf ve iyi bir kızdı. Bunu benimle konuşmadığı zamanlarda da biliyordum. Çünkü başkalarıyla diyalogları gayet içtendi. Samimi bir kızdı. Bir gün benden kitap istedi. Ta daaaa! dedim. Hemen koştum Abasıyanık’ın Semaver’i ile Bahaeddin Özkişi’nin Sokakta’sını kaptım. İkisini de okudu. Resmen kitaplar aramızda bir bağ oluşturdu. Bana kitaplar üzerine konuşmamızın ardından:”İlk zamanlar benimde biraz yanlış hareketlerim oldu.” gibisinden cümleler kurdu. Bu demek oluyordu ki:”Tamam artık sorun yok. Seni odanın bir bireyi olarak görüyorum. Ah, ben de artık derince bir nefes alıp oh çektim. Sonrası da güzeldi. Artık sohbetler ediyor, espiriler yapıp gülüyorduk. Bir gün sınav haftasındayız, moraller pek iyi değil tabi. Baktım halay çekiyorlar. Daha çok çekemiyorlar. Açılın dedim benim Urfa yöresi birinciliğim var 😜 Tıkıroğlu bize zeybek öğretti ben de onlara horon… Hayır Karadenizli değil Malatya’lıyım. Nasıl iyi geldi anlatamam. Neyse asıl olayı anlatacağım derken destan yazdım yine. Okul bitiyor, tatile gireceğiz. Eşyalarını topluyor bizimki, tesadüfen:”Bu çantayı ben koyuna giderken de takardım.” dedi. Nasıl yani dedim, ne koyunu? “Çobanım ben,” dedi. “Size hiç söylemedim mi?” Bunu o kadar masum o kadar samimi bir şekilde söyledi ki! Kalkıp sarılasım geldi. Yanlış anlaşılmasın aramızda hala ciddiyet var tabi ama ektiğim sabır tanelerinin coşup fidan olduğunu görmek… Neee dedim koyun mu?? “Evet,” dedi “tavuklarımda vardı. Annemler ben buraya gelince dağıtmış. Kızlarım var işte. Onlarla konuşurdum ben.” falan diye anlatıyor. Ben tabi o kadar uzağım ki… Resmen heyecanlı heyecanlı soruyorum. Videolarını falan gösterdi. Görseniz nasıl şeker! Böyle şeylere bayılırım ben. Ve asıl bomba. Gideceği gün son hazırlıklarını yapıyor bizimki, ben de Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okuyordum. Bu kitabı pek umduğum gibi bulmadım bu arada… Neyse işte Tıkıroğlu bana kitap hediye etti 😍Hem de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü… Nasıl sevindim! 20 kez teşekkür ettim sanırım. Şu an Balıkesir’de bir seneyi daha devirmiş bir şekilde İstanbul yolundayım. Yollardan, insanlardan geçiyorum. Değişik bir seneydi benim için ama mutlu son oldu neyse ki… 

Hayırlı Ramazanlar. Esen kalın. 🤚🏼

Bir mahlas çeşidi olarak: mavili

Selamlar,

Ben aslında dünyanın en şanslı insanlarından biriyim biliyor musunuz? Çok güzel şeyler yaşadım, çok güzel insanlarla tanıştım. Nereye baksam güzel anılarım var. Zorluklar var… Fakat hemen ardından çıktığım düzlüklerim de var.

Roz’un mektubunu okuyordum az önce… Farkında değilim ama sahip olduğum o 3-5 mektubum öyle güzel ki… Okurken hem ağlıyorum hem gülüyorum. Roz mavi kağıda yazıp mavi bir zarfa koyduğu mektubunda diyor ki:”Ruhun daraldığında mavi gözlerini, mavi göklere dik. Orada bir buluta tutun ve hayallerini izle. Zorlukların seni yıldıramadığını, kalbinin gücünü hisset.” Nasıl hissettim, nasıl özledim anlatamam… Ve bu mektubu bana bir İskender Pala romanının arasında verdi.  Ben sanırım mektuplarımı hep bir kitap arasından alıyorum. Ve mutlaka yanında bir de fotoğraf oluyor! Roz zarfa ona yıllar önce verdiğim limon ağacımızın bir yaprağıyla birlikte bir de fotoğraf karesi sıkıştırmıştı. Canım arkadaşım Ceren’de stajın sonunda yazdığı mektubunu bir fotoğraf karesine tutturmuştu… 

Roz’un mektubunu okurken çok duygulandım anlayacağınız. Mutlu olmak için ne çok sebebim var dedim, şükrettim. 

Düşüşler Ülkesi

Uzak diyarlarda bir ülke vardı. Düşüşler Ülkesi. İçindeyse küçük bir kız yaşardı. Anka, ufak bir kulübeye sahipti. Bu kulübenin duvarları taştan değil, kitaplardan örülmüştü. Bir gün Anka, evinden epeyce uzaklaşmış, bir tepenin üzerinde rastladığı bir kelebek ile oyuna dalmışken uzakta daha önce görmediği bir kale olduğunu fark etti. Yaklaştıkça bu kalenin etrafına sarılmış yüksek surların da kendi evi gibi taşlardan değil kitaplardan yapılmış olduğunu gördü. Surların dibinde öylece durdu. Issızdı… Anka, orada öylece hayran hayran seyretti. İçeri girmek isterdi, cesaret edemedi. Kalenin bir muhafızı vardı. Muhafız, Anka’yı fark ettiğinde ona seslendi ve orayı terk etmesini istedi. İçeride bir prenses vardı. Anka utandı ve bir şey söylemeden arkasını dönüp usulca uzaklaştı. Kendisine çok kızdı. Kulübesine dönerek evinin etrafına öreceği duvarlar için kitap seçmeye koyuldu.*

18.05.2017

Mavili
*düzenlenecek

Buraya müzik: https://youtu.be/PAJeEQhudOg

Buraya çiçek: 🌻🌺🌸

Esra’cığım, sen eski bir şarkısın. Senin için…


HELEZON

Selam.

“İnsan büyük konuşup, konuştuğu yutturulandır.” değil de:”İnsan utanmalıdır!” diyerek yazıma başlamalıyım. Yine bir 3 günlük mutluluk ardından hüznümüzü serbest bırakma durumları evet, anladınız siz. Buna da şükür. Hüznümüzü de seviyoruz. Zaten mutluyken rahat edemediğimi fark ettim.

Konu şu ki, bir pencere kenarındayım. Bugün müzik listemi boşalttım. Sonra da tazeledim. Bir pencere kenarındayım çünkü deneme sürüşündeyim. Muhteşem şarkılar… Aslında ben işin garibi için buradayım. 

Babamla sürekli anlaşmazlığa düştüğümüz bir konu var. Arabada mutlak monarşisi ile bize müziklerini dinlettirmesi… Demokrasimize göre kimse o şarkıları dinlemek istemiyor. O kadar ki işi akrabalara kadar taşıdım. Ortak bir yere gidilecekse beni arabalarına alırlar… Bu konuda ki espiriler hiç bitmez. Ailemizin muhalefet cephesi olarak o şarkılara maruz kaldığım uzun zamanlarda yine bir pencere kenarında dalıp düşünürdüm. Şarkıların sanat zevkinden yoksun oluşları, babamın bunları nasıl dinleyebildiği hakkında. Babam da hep beni kendi cümlelerimle vururdu:”Müzik evrenseldir!”, “Ben sizin müzik zevkinize bir şey diyor muyum?” 

EE HİÇ AÇTIRMIYORSUN Kİ DİYESİN!
Mesela geçen yaz bir hafta sonu kaçamağı yapıp Edirne’ye gidiyoruz, babamı kandırdık birkaç pop müzik dinledik arabada -ki hiç hoşlanmam- buna bile razıyım diye düşünüp hoş vakit geçirdim. Videolar hâlâ duruyor bakar bakar dururum. Öyle tabu haline getirdim yani bu olayı. Hele Yeşilçam müzikleri açıp o yolları geçişimiz… Yolları seviyorum, bu ne güzel yolculuk oldu ya hu diye diye yerimde duramamıştım. Babam da olağanüstü tepkilerimi görünce biraz daha bizim şarkılarımıza müsaade etti. 
Şimdi ben bu yazımda diyecektim ki, bugünki müzik listemde babamın bazı şarkıları var… 
Geçen yaz kendimle yalnız kaldığım zamanlarda:”Acaba babam ne düşünüyor?” diye sorup durdum. Cevap veremeyişsizliğim beni çok şaşırttı. Mesela dedim benim gün içinde aklımda binbir tilki… Acaba babam ne düşünüyor, nelere üzülüyor, neye ulaşmaya çalışıyor. Koca bir boşluk… Cevap veremedim. İnsan aynı evde yaşadığı insanı nasıl tanımaz onu geçtim baban be pes ya hu diye kızdım kendime ama kimsenin ne düşüneceğini tahmin edemem zaten boşver diyerek geçiştirdim. 
İşte tam şu vakitte bir şey yıldırım etkisi yarattı. Bir anda tüm bu düşünceler, anılar… Bir anda tuhaf bir ruh hali. Kulağımda kulaklık, şiddetle karşısında durduğum şarkıları dinliyorum. İlginçti. Ruh hali diyebildim… Sanki hissettim. Ve işte buradayım. İnanın ne yapmaya, ne demeye çalıştığımı ben de bilmiyorum…
Esen kalın…